Toplumdaki başörtülü fantazisi ve buna neden olan gerikafalılar üzerine
Başlık şöyle uzaktan bakınca bir hayli sert. Okuyan dindar takipçilerim umarım kızmazlar. Ama malumun ilamı. Ne yapabilirim. Geçenlerde adi bir köşe yazarının yazısını okudum. Toplumdaki başörtülü (türbanlı) fantazisini işlemiş yazısında. Daha sonra benzer bir sürü grup vs gördüm sosyal paylaşım sitelerinde. İğrendim. Adı üzerinde fantazi gerçi. Ama bu fantazileri süsleyenleri biraz irdelemek gerekir sanırım. Sözümonlara tesettürü dinin esaslarına göre yerine getirmeyen, kendi modalarını oluşturan bu yeni nesil dindar! kızlarımız bu fantazilerin hurileri oluvermişler. Mesele gayet basit. Göğüs dekoltesi olmasa da belli olacak şekilde dar giyilmesi, giydikleri jean ya da kumaş pantolonun dar olması ile bu fantazi hayali kuran sapkın insanlarımıza fantazi ürünü çıkmış oluyor. Makyajı ve kokoş usulü süslenmelerini saymıyorum.
Bu konuda nasıl giyinmeleri gerektiğini şu kaynaktan okusunlar dememe sanırım gerek yok. Çünkü önceleri bilinçsiz, zorlamayla kapanan kızlarımız böyle diye düşünürken eğitimli, belli vasıflara sahip dindar kızlarımızın da böyle olduğunu görünce bunun inanç ve ruh olayı olduğunu düşünmeye başladım. Dini yaşantıyı devam ettirecekleri o ruhu kaybetmişler. Moda moda diye hem kendilerine hem de bu tür fantaziseverlere zulüm ediyorlar. Allah ıslah etsin diyerek bir yazı alıntılayacağım. Sert bir yazı yine ama kapak olmuş hadiseye.
Kahrolsun postmodernizm, kahrolsun sekülerleşme : )
TESETTÜRÜ BEKLEYEN TUZAK : RUHUNU KAYBETMEK; AHLÂKSIZLAŞMAK
İslâm temiz bir toplum inşa arzusundadır; bunu gerçekleştirmenin ön şartı da temiz bireyi inşadır. Şüphesiz İslâm medeniyeti bu temel üzeirne yükselmiştir; bu medeniyet kendisini yine bu temel üzerinde yeniden inşa gayretindedir. Lokal ve global bazda medeniyetler arası bir çatışmadan sık sık bahsedilmesinin altında, bu yeniden inşa gayretlerinin ete ve kemiğe bürünmeden sabota edilmesi artniyeti yatar.
Bu yazıda, temiz toplumu birey ekseninde kurma gayretlerinden biri olan ve dinde gerektiği gibi örtünme manasına gelen “tesettür”ün taşıdığı ruh ele alınacaktır.
Modernitenin icad ettiği yeni paganizmin ilahı modacılar, dayattıkları “moda” diniyle tesettüre de yeni mana ve biçim verme gayretkeşliğine soyunmuş, sözüm ona bazı islamcılar da tesettürü şirin göstermek, tesettür üzerinde ki baskıları azaltmak gerekçesiyle bu modacılara alkış tutmaktadır. Daha sık görmeye başladığımız “tesettür defileleri” anlaşılan artarak devam edeceğe benziyor! First Lady Erdoğan’ın Malezya ve Pakistan resmi ziyaretlerinde ki varlığı medya da sadece tesettürünün şıklığı, Kanal 7′nin ifadesiyle “göz doldurması” hasebiyle yeralmış, modacılar Sayın Erdoğan’ın tesettürüne yine medya da not verme yarışına girerek estetiğin ölçüsünün yalnız ve yalnız kendileri olduğu iddasını birkez daha yinelemişlerdir.
Açıkça görmek gerekir ki, “tesettüre davet” “davetkâr tesettür”e dönüştürülerek Müslüman hanımın tesettürü hedef alınmıştır. Her nekadar biz konuyu Türkiye bağlamında ele alıyorsak da bu olgu sadece Türkiye’ye has birşey de değil. Arap ve Arap olmayan İslâm coğrafyasına ait tv’lere ve özellikle dini programları sunan
hanımların tesettürüne baktığımızda ne demek istediğimiz daha açıkça anlaşılacaktır. Ziynetleri teşhir ederek örtünme yolları en ince şekilde öğretilmekte, sanki Müslüman hanıma; “aynı zamanda hem örtülü hem de seksi olabilirsin” telkinleri yapılmaktadır. Postmodernizmin helal ve haram koalisyonu anlayışı oteki olan herşeyi aslında bozarak kabullenme eğilimindedir.İslami tesettürü “davetkâr tesettür”e dömüştürme çabası İblis’in dahi şapka çıkartacağı bir hinliktir. Böylece “tesettür”den ruhu çekip alınarak “tesettür ahlâksızlaştıralmak istenmektedir. Her Müslüman -hanım ve erkek- tesettüre kurulan tuzağın farkında olmak ve bu komployu geçersiz kılma direnişinde olmalıdır, gerekirse bedelini
de ödeyerek. Yapılması gereken ilk iş özillikle de genç dimağlarda tesettürün taşıdığı ve ma’şeri vicdanda da kabul görmüş vechiyle; ahlâki boyutuna, diğer bir ifadeyle tessettüre hayat veren, onu o yapan ruhuna dikkat çekmektir.İBADETLERİN BİRER RUHU VARDIR!
Allah’ın (C.C), insanlara ittiba etmeleri için gönderdiği şer’î hükümler sadece şeklî talepler değildir. Şer’î hükümlerin konulmasında birey ve toplum için hayatî gâye ve maksatlar vardır. Bu gâye ve maksatlar yerine getirilmiyorsa yahut eda edilen ibâdetler sonuçta bu gâyelere götürmüyorsa o ibadetlerin Allah katında
makbuliyeti en iyimser yaklaşımla tartışmalıdır. Nasıl ki insan madde ve ruhtan murekkep ise ibâdetler de böyledir; bir zâhirî bir de bâtıni boyutu vardır. Bunlardan birisini hangi ibâdetten çekip alırsanız o ibâdet istenilen gâye ve maksada götürmeyecektir. Bu hususu şöyle açabiliriz:Mesela Namaz, metafizik konsantrasyon keyfiyetinde mü’minin daimi miracı olma özelliği taşıyan bir ibâdettir. Kur’an’ı Kerim namazı emrederken şöyle der : ” Namazı kıl. Muhakkak ki namaz, fahşâdan (hayâsızlıktan, çirkin
işlerden) ve münkerden (kötülüklerden) alıkoyar.” (Ankebut : 45 ) Bu husus hadislerde çok daha detaylı açıklanmış hatta yukarıda ayetin zikrettiği sıfatları barındırmayan namazların şeklen namaz olsa da
keyfiyet olarak namaz olmadığı vurgulanmıştır. Namaz bireye ruhî ve ahlâkî bir olgunluk kazandırmıyorsa yine en hafif ifadeyle eksiktir.Oruç ibâdeti için de Kur’an’ı Kerim şöyle buyurur :
” Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz, takvâ sahibi olursunuz.” (Bakara : 183 ) Korunmak ve takvâ sahibi olmak, böylece; ahlâk ziynetini kuşanan tutarlı ve kıvamlı bireyler oluşturmak bu ibâdetin gâyesi olduğu açıktır. Hadislerde de bu gâyeyi yerine getirmiyen Oruç ibâdetinin o insana aç kalmaktan ziyade bir şey kazandırmayacağı özellikle
vurgulanmıştır.Bu husus İslâm’ın emrettiği bütün ibâdetlerde, emir ve yasaklarda da böyledir. Yine Kur’an-ı Kerim’in ibâdetin ruhuna vurgu yaptığı Allah’a kurban adama emri çok çarpıcıdır. Şöyle buyurur Yüce Mevlâ:
“Elbette onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmayacaktır. Ancak O’na sizin takvanız –samimiyetiniz, hâlis niyetiniz, içten bağlılığınız- ulaşacaktır” (Hac: 37)
Bu âyette bir ibâdetin ancak samimiyet ve takva ile yapılmışsa Allah tarafından kabul edileceği bildirilmiş ve mü’minler bu konuda uyarılmıştır. Görüldüğü gibi şekli ibâdet önemli olmakla beraber asıl önemli olan husus insanın iç dünyasında Allah’a olan samimiyeti, teslimiyeti, takvası ve huşûsudur. İşte bunlar bir ibâdetin özüdür; ruhudur. Bunlarsız bir ibâdetin ruhsuz bir bedenden ne farkı vardır?
Maksadımızı biraz daha açabilmek için İslâm’da hicret mefhumuna baş vurabiliriz: Hicret, İslâmı daha iyi yaşayabilmek için bir yerden başka bir yere göç etmektir. Hicretin dindeki yeri, Peygamber Efindimizin bir
medeniyet kuran o muhteşem hicreti hepimzce malumdur. Burada gözden kaçmaması gereken durum maddi âlemde yapılan hicretin öcelikle manevi alemde gerçekleştirilmesi zaruretidir. Bu hakikati ilk nâzil olan âyetlerde görebiliriz:“Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)! Kalk artık uyar. Sadece Rabbini yücelt. Elbiseni temizle. Pislikten sakın, ondan hicret et.” (Müddessir: 1-5)
Âyeti kerime maddi anlamda elbiseyi temiz tutmak ve pislikten sakınmayı emrettiği gibi iç dünyada ki temizliğe ve hicrete de işaret eder. Nitekim merhum Elmalılı bu âyetin tefsirinde şöyle der: “siyab” (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak üzere birçok tefsirci âyetini “kendini veya kalbini günahtan, haksızlıktan temiz tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan sakın, öğütlerinin kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile ahlâklan” diye manevî ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir.”Özellikle beşinci âyette “ver’Rücze fehcür” pislik ve azaptan uzak dur, onlardan hicret et, emri, insanın metafizik âlemde hicretine vurgu yapar. Zaten gerçek tevbe ve teslimiyet bu ilk hicretle başlar.
İç dünyasında şirkten; fısk-fucûrdan, tevhîde; rizayı ilâhiye hicret edememiş bir kişinin maddi dünyada da hicret etmesi ve hicret niyetine farklı hedefler de katmaması oldukça güçtür. Bu yüzden olacak ki Hz. Ömer’in rivayet ettiği bir hadis de Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resülüne ise, onun hicreti Allah ve Resülünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.” [1]
Takva Örtü İlişkisi
Yukarıda anlatılanların ışığında şöyle dersek yanılmış olmayız: Tesüttürü testtür yapan onu giymiş bedenin taşıdığı ruhun kalitesidir, takvasıdır, vakarıdır. Bütün ibâdet ve davranışlarda olduğu gibi tesettürün ruhu da budur. Tesettürü podyumlar da mankenler de giyiyiyor; ancak, dikkat ettiyseniz tesettür o bedenleri örtmüyor,
birkaç metre kumaştan başka birşey ifade etmiyor. Manken tesettürü, “lütfen bana bak” etiketi gibi durmaktadır. Kadının kişiliğini değil dişiliğini öne çıkarmakta ve malesef kadını cinsel bir obje olarak sunmaktan geri durmamaktadır. Modernitenin kadına kurduğu en büyük tuzak, sözümona “özgürlük” kurmacasında onu soyup erkeğin cinsel objesi kılmasıdır. Modernitenin, koyduğu ölçülere göre, güzel olmayan ve cinsel obje olmaktan çıkmış yaşlı kadınlara tahammülsüzlüğünün sebebi de burada yatmaktadır. Bunun farkında olan Batı kadını ilerleyen yaşına rağmen genç ve güzel kalabilmek için estetik ameliyatlara, güzellik salonlarına servetler
harcamaktadır. Zira, yine Batı’da ortaya çıkmış aydınlanma paradigması olan “düşünüyorum ohalde varım”ın yerini “soyunuyorum, tüketiliyorum, ohalde varım” almıştır. Ben varım diyen kadının varlığını özellikle bedeni üzerinden isbatlaması gerekmektedir. Sanatcı kişiliğinden daha fazla seksi özellikleriyle öne çıkmış güya sanatçılar ideal modeller olarak toplumun önüne konmuştur. Genç nesillere Madonna’yı sorsak bilmeyen çıkar mı acaba? Ya da artist, şarkıcı vb. taifeden isim sorulsa kaç isim bir çırpıda sayılabilir? Peki, akıl kalitesiyle, insanlığın yararına ürettikleriyle “ben varım” demiş hanım ismi sorulsa acaba aynı insanlar isim verebilirler mi? Neden keyfiyet sahibi hanımlar model olarak sunulmaz? Neden; estetik, cazibeli, soyunan kadın genç
dimağlara model olarak sunulur? Bir Hz. Meryem, bir Hz. Aişe, acaba nekadar modeldir? Bu pörsümüş zihniyetin şimdiler de tesettüre el atmasının aceb sebebi ne ola? Bu soruları çoğaltarak kendimize sormalı değil miyiz?ÖRTÜLÜYKEN ÇIPLAK OLMAK
Örtülüyken çıplak olmak mümkünmüdür? İlginçtir, bu soru İslâm’ın ilk dönemlerinden beri tartışılır olmuştur. Böyle bir vakıa olduğundan değil elbette. Peygamber Efendimizin bir hadislerinde fitne tezahürlerinden olan; “örtülüyken çıplak kadınlar” zümresini zikrettiğinden, hadis şârihleri de bu konuyu vuzûhata kavuştrmaya
çalışmış, bu nasıl mümkün olacak, hem örtülü hem de çıplak? haberini ümmete bir uyarı da olması sebebiyle de tartışmışlardır. Öncelikle bu garabeti haber veren hadisi şerifi zikredelim:Ebu Hureyra (r.a) Peygamber Efendimiz (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti : “Cehennem halkından iki sınıf var ki ben onları görmedim: 1) Yanlarında bulunan, sığır kuyruğu gibi kırbaç (cop)larla insanları döven bir topluluk, 2) Başları (saçları) deve hörgücü gibi olan, zarif ve cazibeli, giyinik oldukları halde çıplak kadınlar. Ki bunlar cennete giremeyecekleri gibi onun kokusunu bile alamayacaklardır. Oysa cennetin kokusu nice uzak mesafelerden alınır.” [2]
Hadis şârihlerinin bu hadisi anlamlandırmada zorluk çekmeleri hadisi anlamlandıramadıkları manasına gelmez. Ancak, bu garabetin yani örtünme ve çıplaklığın aynı anda birarada olması tezatların birarada olması manasına geldiğinden şerhte zorlandıkları âşikârdır. Eğer Hadis şârihleri bizim gördüklerimizi görselerdi: “Ya rab! Habibine
bahşettiğin bir mucize herkese âşikâr oldu. Giyinik ama çıplak kadınlar zümresi bu asırda olduğu kadar başka hiçbir asırda tezahür etmedi!” derlerdi.Söz Hadis şârihlerinden açılmışken onların mezkur hadis üzerine söylediklerinden bir nebze de olsa zikretmek sanırım yararlı olur:
Örtülüyken açık olma hali genel olarak; bedeni yahut bedenin tenini hissettirecek tarzda şeffaf giyisilerle örtünmek [3], yahut kokular sürerek topluma çıkmak, kırıtarak yürümek, haramlara meyletmek vb. fitne tezahürleri tarzında anlaşılmıştır. [4] Bu yorumlara, örtüyü bedene yapışacak, beden hatlarını belli edecek
tarzda dar ya da pantlon giyinme, tesettürü; bedeni teşhir eden, zararlı okları –yabancı bakışı- celbeden bir araç kılma halleri de katılabilir. Benim öncelikle bu hadisten anladığım, “Hicab’ı hicapsızlaştırmak” alarmıdır.Kendisiyle roportaj yapan gazeteye, nargile içerken ve burnundan duman çıkarırken poz veren, toplum içinde elinde sıgarayla tafra atan, Tarkan’ın konserine gidip en ön safta: “Tarkan! Senin için çıldırıyorum!” çığırtkanlığı yapan tesettürlü acaba ne kadar kendinde? Ve ne kadar tesettürünün bilincinde? Bu tür görüntüler tesettürün, metafizik alemle ilişkisini nasıl koparacağının alametidir; sekülerleşmesidir.
Son Söz
Takvâ, Allah Teala karşısında ruhun tüm samimiyetiyle saygı duruşudur. Amele yansıması da O’nun buyruklarını sevgi ve korku dengesinde eda etmektir. Kur’an’ı Kerim de şöyle buyurulmuştur: Allahü Teala o takvâ sâhiplerini sever. (Âl-i İmrân sûresi: 76) Zira, Allah’a itaatin ve butün güzel davranışların temelidir takvâ.
Takvâsız tesettür vakarsızdır; işte bu nokta, tesettür özelinde ibâdet ve geleneğin ayrıştığı noktadır.
Tesettürden takvâ çalınmak isteniyor; yani tesettürün ruhu isteniyor; sözün özü, tesettür katledilmek isteniyor. Bu cinâyete dur diyelim. Suskunluğumuzla, tepkisizliğimizle bu cinâyete ortak olmayalım.
Tesettürü, üniversite kapısandaki yasakcı zihniyet ruhsuzlaştıramaz. Tesettürü ancak bizim duyarsızlığımız ruhsuzlaştırır, ahlâksızlaştırır. O zaman üniversite kapısında ki yasakcı zihniyet ruhsuzlaştırılmız tesettüre geçit verir. Şu bilinmelidir ki, yasak birkaç metrelik kumaş parçasına değildir, yasak o kumaşta ki ruhadır; ahlâkadır; özedir. Davetkâr bir bakış İslâm’da nasıl reddedilmişse, davetkâr bir tesettürün de reddedileceği izahtan varestir. Tesettür herşeyden önce ruhsal bir edeptir; bu onun bedensel bir edep olduğunun inkarı değil
bilakis gerekçesidir. Nur Suresi’ne iman etmiş bir tesettür bu edebi en güzel şekil de temsil edecektir!